FATSA BOLAMAN
BOLAMAN
BOLAMAN' DAN HABERLER..
BOLAMAN' DAN MANZARALAR
FATSA RESİMLERİ
ORDU' DAN MANZARALAR..
MESAJLAR..SİZDEN GELENLER..
=> DÜŞÜNCELERİMİZİ PAYLAŞALIM
=> ORDUM.
=> MEMUR DESTANI
=> BAYRAM MESAJLARINIZ
=> KIRK GELİN ÇEŞMESİ
=> MEMLEKETİ ÖZLEDİM
=> ONSUZ GECELER ISSIZ,..
=> NE OL , NE OLMA
=> MİLYONLUK BANKNOT
=> SİGARA VE BİR YAŞAM
=> KABE HATIRALARI
=> GAZZE DE ATEŞKES
=> DOST DİYAR
=> RESİMLERLE HATIRALAR
=> KAPTANIN SEYİR ALBÜMÜNDEN
=> KAPTANIN ROTASI
KARADENİZ YAYLALARI
MİZAH KÖŞESİ..FIKRALAR
ZİYARETÇİ DEFTERİ YENİ
ZİYARETÇİ DEFTERİ 1
İNTERNETTE BOLAMANLILAR
İletişim
BOLAMAN FORUM
ARŞİV YAZILARI
BOLAMAN ASKER UĞURLAMA...
BOLAMAN 2009 I
SÜLEYMANPAŞA SARAYI VE HAZİNEDARLAR
BOLAMAN BAYRAM
BOLAMAN 2012
BOLAMAN 2013 MANZARALARI
BOLAMAN MART 2013
BOLAMAN ARAŞTIRMALARI
ORDU SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİ
BOLAMAN 2014
BOLAMAN 14 MART 2014
BOLAMAN 28 MART 2014
BOLAMAN 14 NİSAN 2014
ORDU'YA LİMAN VE LOJİSTİK ÜSSÜ
ORDU VE TURİZM EKONOMİSİ
 

Bölgeler ve Şehirler Turizm ve Ulaşım

MİLYONLUK BANKNOT

Mark Twain'den Bir Öykü "Bir Milyonluk Banknot"




27 yaşındayken, San Fransisco'da bir madencilik şirketinde memurdum ve borsadaki her şey hakkında uzman olmuştum, dünyada tek başımaydım, kendi aklım ve lekesiz ismimden başka güvenecek hiçbir şeyim yoktu fakat bunlar ileride zengin olmam için yeterliydi ve müşterilerimde bana yetiyordu.



Cumartesi öğleden sonralarım bana aitte ve küçük bir tekneyle körfezde gezinmeyi adet edinmiştim, bir gün biraz açılmayı göze aldım ve açık denize sürüklendim, gece olunca umudum kesilmişti, Londra'ya giden küçük bir gemi beni kurtardı, uzun ve fırtınalı bir yolculuktu ve bir denizci olarak benden ücret almadılar, Londra'da kıyıya çıktığımda elbiselerim berbat olmuştu ve cebimde sadece bir dolarım vardı. Bu para, bir günlüğüne karnımı doyurdu ve barınmamı sağladı, ertesi 24 saat ne yiyeceğim, ne de yatacak yerim vardı.



Ertesi gün. sabah saat 10 sularında, aç ve yorgun Portland Place'e doğru ayaklarımı sürüyordum...bir mürebbiyenin gezdirdiği bir çocuk, bir ısırık koparttığı, kocaman, parlak bir armudu çöpe attı, ağzım sulandı, midem kazındı, tüm benliğim çöplükteki armudu istiyordu fakat almak için her harekete geçişimde, gelip geçenlerin baktığını sanıyordum, ilgisiz, armut hiç umurumda değilmiş gibi davranmaya çalıştım, ama bir türlü armudu alamıyordum. Arkamda biri pencereyi açtı ve bir beyefendi bana seslendi:





- Lütfen içeri gelir misiniz?



Yaşlıca, iki beyin oturduğu, lüks görünümlü bir odaya alındım, beyler uşağı aşağı gönderdiler, meğerse, bu iki kardeş birkaç günden beri hoş bir konuda tartışıp duruyorlarmış, sonunda İngilizlerine hep yaptığı gibi bu konu üzerine bahse girmeye karar vermişler.



Bank of England'ın yabancı bir ülkeyle ilgili özel bir amaç için 1 milyon poundluk iki banknont çıkarttığını hatırlarsınız, şu veya bu nedenden ötürü sadece biri kullanıldı ve iptal edildi, diğeri hala banka kasasında duruyordu. Şimdi, bu iki kardeş, Londra'da hiç arkadaşı olmayan, dürüst, zeki ve yabancı birininin cebinde bu banknotla neler yapabileceği hakkında tartışmaya girmişlerdi.



Birinci kardeş, adamın açlıktan öleceğini, öteki ise ölmeyeceğini iddia ediyordu, birincisi adamın banknotu bir bankaya verdiği anda tututlanacağını söylüyordu, tartışma, ta ikinci kardeş, "20.000 dolara bahse girerim ki, adam hapse girmeden, bu şekilde bir ay idare eder" deyinceye kadar sürdü. Öteki kardeş, iddiayı kabul etti. Diğer kardeş, bankaya gitti ve bankonutu aldı, sonra iki kardeş pencerenin önünde oturup, banknotu verecek doğru adamı beklemeye karar verdiler.



Pekçok dürüst yüzlü insan görmüşlerdi ama yeterince zeki değildi, zeki olanlar da dürüst değildi, kimisi yeterince yoksul değildi, kimisi de yabancı değildi. Beni görene kadar herkeste bir kusur bulmuşlardı. Sonunda bende karar kılmışlar ve beni seçmişlerdi. Ben de niçin çağrıldığımı bilmeden bekliyordum, hakkımda sorular sordular, onlara hikayemi anlattım ve sonunda bana amaçlarını anlattılar. Sonunda da benim amaçları için uygun kişi olduğumu söylediler, çok memnun olduğumu belirttim ve amaçlarının ne olduğunu sordum, sonra bir tanesi bana bir zarf verdi amacın ne olduğunun zarfın içinde yazdığını söyledi, zarfı açacakken 'hayır' dediler, zarfı evime götürmemi, dikkatle saklamamı ve aceleye getirmememi istediler, şaşırmıştım, meseleyi daha ayrıntılı öğrenmek istiyordum ama anlatmadılar, ben de benimle dalga geçtiklerini, bir tür şaka yaptıklarını düşünerek, kendimi küçük düşürülmüş, hakarete uğramış hissederek evlerinden ayrıldım. Böyle zengin ve güçlü insanların hakaretlerine alışkın değildim ama katlanmak zorunda kalmıştım.



Artık tüm dünyanın gözü önünde armudu alıp, rahatça yiyebilirdim ama kaybolmuştu, bu talihsiz görüşme yüzünden armudu da kaybetmiştim, ve armudu düşünmek bu adamlara karşı duyduğum hisleri yumuşatmamıştı, adamların evini geride bırakır bırakmaz, zarfı açtım ve içinde para olduğunu gördüm. Bu kişiler hakkındaki görüşlerim değişti, hiç vakit kaybetmeden parayı yeleğimin cebine koydum ve en yakın ve ucuz lokantanın yolunu tuttum, üff nasıl yedim!..artık yiyemeyecek hale gelince, katlanmış parayı aldım ve düzleştirdim, bir göz atınca az kalsın bayılacaktım! Beş milyon dolar! Başım dönüyordu...



Kendime gelinceye kadar oturup, banknota baktım durdum, en tuhafı garsonun haliydi, orada durmuş, şaşkın şaşkın banknota bakıyordu, orada yapılacak en mantıklı şeyi yaptım, banknotu garsona uzattım ve



" Lütfen bozar mısınız? " dedim.



Garson tekrar normal haline geldi ve binlerce özür dileyerek, banknotu bozamayacağını söyledi. Banknota dokunmaya bile korkuyor gibiydi, sanki kutsal bir şeymiş gibi..



"Sizin için uygun olmadığı için kusura bakmayın ama başka param yok, bozmanız için ısrar ediyorum" dedim.





Fakat garson bunun sorun olmadığını, başka zaman meseleyi halledebeliceğimizi söyledi, bir daha bu taraflara uğrayamayabilirim dedim ama önemli olmadığını, bekleyebileceğini, ne zaman istersem o zaman gelip, ödeyebileceğimi, benim kadar zengin bir beye güvenmekten korkmadığını söyledi, tam o sırada bir başka müşteri içeri giriyordu, garson beni kapıya kadar selamlayarak geçirdi, ben de tekrar o iki kardeşi ve evlerini bulmak için yola çıktım, polis beni tutuklamadan filan yaptıkları hatayı düzeltmelerini isteyecektim..bayağı sinirli ve korkmuştum, bir serseriye bir poundluk banknot yerine 1 milyon poundluk banknot verdiklerini farkedince, kızacaklarını düşünüyordum, evlerine yaklaştıkça heyecanım arttı, ortalık sessizdi, sanırım daha durumu farketmemişlerdi, aynı uşak kapıda belirdi, iki beyi sordum.



Uşak, soğuk bir şekilde ' Beyefendiler gittiler" dedi.



- Gittiler mi? Nereye gittiler?



- Seyahata çıktılar..



- Ama nereye?



- Amerika'ya sanırım..



- Amerika mı?



- Evet efendim.



- Neyle?



- Söyleyemem efendim...



- Ne zaman dönecekler?



- Bir ay sonra.



- Bir ay mı! Off, bu korkunç! Onlarla nasıl konuşabilirim bir fikir verin, çok çok önemli.



- Gerçekten hiçbir fikrim yok efendim, nereye gittiklerini bilmiyorum..



- O zaman aileden bir başkasını görmeliyim.



- Aile de yurt dışında..aylardır..galiba Mısır veya Hindistan'dalar..



- Bak ahbap, korkunç bir hata oldu, akşam olmadan dönmeliler, onlara burada olacağımı söyler misin? hata düzelene kadar gelmeye devam edeceğim, korkmalarına gerek de yok..



- Geri dönerlerse size söylerim ama hiç sanmıyorum, sizin bir saat sonra buraya geleceğinizi söylemişlerdi, fakat şunu söylemeliyim ki, tam vaktinde buraya gelecekler ve sizi bekleyecekler.



Böylece oradan ayrıldım, neredeyse aklımı kaçıracaktım, tam vaktinde burada olacaklar da ne demekti? Belki mektup da her şeyi açıklamışlardı, mektubu unutmuştum, alıp okumaya başladım:



" Sen yüzünden belli ki, akıllı ve dürüst bir insansın, bir yabancı ve yoksul biri olduğunu biliyoruz, zarfın içinde bir miktar para bulacaksın, bu parayı sana 30 günlüğüne faizsiz borç olarak verdik, süre bitmeden bunu eve bildir, senin üzerine iddiaya girdik, eğer ben kazanırsam, her halikarda, hediyeni alacaksın.

Ne adres, ne imza, ne de tarih vardı...



Tüm bunlar benim için zor bir bilmece gibiydi, bana nasıl bir oyun oynadıklarını bilmiyordum, bu iş benim iyiliğime miydi, kötülüğe miydi? Bir parka gittim, oturdum ve tüm bu olanları ve yapabileceğim en iyi şeyin ne olacağını düşündüm.



Bir saat sonra düşüncelerim aşağıdaki şekle dönüşmüştü:



Bu adamlar benim belki iyiliğimi, belki de kötülüğümü istiyorlardı, buna karar veremezdim, boş verdim, ya bir oyun oynuyorlardı, ya da bir deney yapıyorlardı, bunun ne olduğuna da karar verememiştim, buna da boş verdim, benim hakkımda bahse girmişlerdi, ne hakkındaydı bu bahis? Buna da boş verdim, karar veremeyeceğim şeyleri bıraktım, geride somut, sınıflandırılmış, etiketlendirilmiş, kesin tek şey kalmıştı, eğer Bank of England'a gider ve bu bankontun sahibi olan adama kredi vermelerini istersem verirlerdi, çünkü ben tanımasam da onlar adamı tanıyorlardı, fakat bu parayı nasıl elde ettiğimi soracaklardı, onlara gerçeği söylersem beni tımarhaneye atarlardı veya yalan söylersem hapsi boylardım, bununla borç filan almaya kalksam da aynı şey başıma gelecekti, istesem de istemesem de, bu büyük yükü adamlara geri dönene kadar taşımak zorundaydım, benim için bir avuç kül kadar faydasız bir şeydi, ama yine de bir yandan geçimimi sağlarken, banknotu da iyi saklamak ve korumak zorundaydım, kimseye veremezdim, ne dürüst bir vatandaş, ne de karayolu şerifi kabul ederdi, bu iki kardeş ise güvendeydiler, banknotlarını kaybetsem veya yaksam bile, yine de güven içindeydiler çünkü ödemeyi durdururlar ve banka onlara yeniden kredi açardı, ama benim bir ay masraf yapmadan ve kar etmeden geçinmem gerekiyordu.



Şu bahis herneyse onu kazanana ve bana verdikleri sözü tutana dek bunu yapmalıydım. Durumumla ilgili epey düşündüm, ümidim arttı, şüphesiz bana söz verilen ücret büyük olmalıydı, bir ay sonra başlayacaktı ve o zaman rahat edecektim. Az sonra kendimi bayağı iyi hissetmeye başlamıştım, bu arada caddelerde serseri serseri geziyordum, bir terzi dükkanının önünde durdum, üzerimdeki pılıpırtıyı atıp, doğru dürüst bir şeyler giymek istedim ama ücretini ödeyebilir miydim? yanımda bir milyonluk banknottan başka bir şey yoktu ama dükkan beni kışkırtıyordu, aşağı, yukarı belki altı kez dükkanın önünde gezindim durdum, sonunda pes ettim ve içeri girdim, sormak zorundaydım, bana uygun eski, atılmış bir giysileri olup olmadığını sordum, konuştuğum adam başını sallayıp başka birini çağırdı ve bana cevap vermedi, işaret ettiği adamın yanına gittim, o da yine cevap vermeden, tek söz etmeden başıyla başka birine gönderdi. Adamın yanına gittim.



Adam beni bir odaya aldı, bir yığın beğenilmemiş takım içinden, en kötüsünü benim için seçti, üzerime giydim ama üzerime oturmadı, yeniydi ama çok da kötüydü, onu giymek istiyordum ama bir kusur bulamadım fakat ilgisiz bir şekilde şöyle dedim:



- Parası için birkaç gün bekleyebilir misiniz? Üzerimde hiç bozukluğumu yok da..



Adam son derece bir yüz ifadesiyle,



- Ah, öyle mi? Tabii, zaten beklemiyordum da, sizin gibi beyefendilerin yanlarında çok miktarda bozuk para taşırlar sanırdım da..



Bozulmuştum,



- Dostum, bir insanı her zaman üzerindeki giyselere bakarak yargılamamalısın, bu takımın parası pekala da ödeyebilirim sadece seni o kadar büyük bir parayı bozmak zorunda bırakmak istemiyorum.



Bu sefer tavrını biraz değiştirdi ama yine de havalı bir şekilde,



- Sizi kırmak istemedim ama taşıdığınız miktarı bozamayacağımız sonucuna varmanızı düşünmenizi istemedim, tam tersine bozabiliriz.



Banknotu ona uzattım ve



- Madem öyle, kusura bakma... dedim.



Adam gülümseyerek parayı aldı, öyle bir gülümseme ki, hani suya taş atarsınız da, dalga dalga yayılır ya aynen öyle, tüm yüzü gülümsemekten kırıştı, sonra elindeki banknota bir gözattı ve gülümsemesi yüzünde dondu, sapsarı kesildi, Vezüv yanardağının lavları gibi kızardı, bozardı, bir gülümsemenin böyle başlayıp, bitmesini daha önce hiç görmemiştim. Dükkanın sahibi ne olduğunu anlamamıştı.



- Şey, ne oluyor? Mesele nedir? Ne istiyor?



- Bir mesele filan yok, sadece paramın üstünü bekliyorum.



- Hadi, hadi Tod, şuna parasının üzerini ver.



- Üzerini ver demesi kolay efendim ama şuna bakar mısınız?



Mağazanın sahibi parayı aldı, şöyle bir baktı ve bir ıslık çaldı, beğenilmemiş elbiseler yığının bir tarafa atıp, heyecanlı heyecanlı ve kendi kendine konuşuyormuş gibi konuşmaya başladı.



- Çılgın bir mültimilyonere şu rezil giysiyi satmaya kalkmak ha!Salak Tod, sen doğuştan salaksın!Milyonerleri mağazamızdan uzaklaştıracak, bir milyoneri, bir serseriden ayırtetmeyi bilmiyor!Ah, işte aradığım şey, beyefendi lütfen şunları şöminede yakın, bana bir iyilik yapıp, şu gömleği ve takımı giyin, sade, şık ve mütevazi ve de asilane, yabancı bir Prens için dikilmişti. Bunu bırakmak zorunda kaldı ve onun yerine matem giysisi aldı çünkü annesi ölmek üzereydi ama ölmedi. Herneyse, işte, pantolonlar da oturdu, size çok yakıştı, şimdi de yelek ve ceket..işte mükemmel...harika oldu..



Ben de beğendiğimi söyledim.



- Tabii ki efendim, tabii ki..ama gelin sizin ölçülerinize göre bir şeyler dikelim, Tod bir kağıt, kalem al, bacak: 80 cm, paça genişliği...



Ben tek kelime etmeden tüm ölçümü almıştı ve gündüz giysileri, akşam giysileri, her tür takım için siparişler veriyordu.



- Fakat beyefendi, tüm bu siparişleri veremem ki, ancak parayı bozarsanız...



- Asla efendim! Asla, para sözkonusu bile değil, ne demek? Tod çabuk, vakit kaybetmeden bunları beyefendinin adresine gönder, diğer müşteriler bekleyebilir, beyefendinin adresini al..



- Taşınıyorum o yüzden uğrayıp, yeni adresimi size bırakırım.



- Tabii ki efendim, tabii ki..bir saniye, sizi geçireyim efendim, iyi günler beyefendi, iyi günler..



Eveeet...neler olacağını tahmin ettiniz değil mi? İstediğim her şeyi almaya kalktığımda, banknotu bozdurmak istiyordum, bir hafta içinde istediğim tüm ihtiyaçlarıma ve lüksüme sahip olmuştum, Hannover Meydanı'ndaki pahalı bir otelde kalıyordum, akşam yemeklerimi orada yiyordum ama kahvaltımı milyonluk pound'umla ilk gittiğim Harris'in mütevazi lokantada yapıyordum. Yeleğinin cebinde bir milyon pound ile dolaşan yabancı olarak ünüm her yere yayılmıştı, neredeyse bir tür azizdim..Harris o kadar müteşekkirdi ki, bana borç vermekte ısrar etti, harcayacak param vardı ve zenginler, ünlüler gibi yaşıyordum.



Doğallıkla, şehrin şöhretli kişilerinden birisi olmuştum, İngiliz, İskoç ve İrlanda gazetelerinde 'yelek cebinde milyonluk banknotla gezen adamın son yaptıkları, ettikleri'ne rastlamamak imkansızdı. Başta bu gazetelerde dedikodu sütunlarının dibindeydim, sonra şövalyelerin, baronların, en üst sınıftaki insanların yerlerine geçtim...fakat bu ün sayılmazdı, kötü şöhret gibi bir şeydi, sonunda Punch mizah dergisinde karikatürüm de yayınlandı! Benim hakkımda şaka yapılabiliyordu ama yine de kabaca değil, gülünç değildi, karikatür bile saygındı, bana gülümsüyorlardı ama kahkaha atmıyorlardı. Kimsenin umurunda olmayan bir kişiyken, rahat rahat kahvaltısını bile yapamayan biri olmuştum.



Şöhretimin onuncu gününde, Amerikalı bir bakana saygılarımı sunma görevi yapacaktım. Onun babasıyla, benim babamın çocukken çok samimi okul arkadaşı oldukları da ortaya çıktı ve beni evine davet etti. Ben de hevesle kabul ettim. Son ana kadar bakana her şeyi anlatmayacaktım, bunu şimdiden göze alamazdım, yeni birine tüm sırları anlatmak için henüz tehlikeliydi, ama bir şekilde bakanın içinde bulunduğum bu durumdan kurtaracağını düşünüyordum, aldığım tüm bu borçlara karşın, alacağım ücretin sınırlarında kalmalıydım, tabii ne ücret alacağımı da bilmiyordum, herkes bana borç vermeye can atıyordu, dikkatli ve tutumlu olursam, bir aylık süre dolduğunda ve iki kardeş seyahatlerinden döndüklerinde, bana vaadettikleri hediyeyi almaya hak kazanacağımdan, her şeyin yoluna gireceğinden dim.



Bakanın yemeği ondört kişilik hoş bir yemekti. Shoreditch dükü ve düşesi, onların kızı Lady Anne, Newgate örl'ü ve kontesi, birkaç ünvansız kişi, bakan, karısı ve kızı, ve kızının arkadaşı olan, 22 yaşındaki, Portia adlı bir kız ki, iki dakika içinde Portia ve ben birbirimize aşık olmuştuk! Gözlüklerim olmadan bile bunu görebiliyordum. Bir de Amerikalı misafir vardı, neyse konuyu dağıttım, misafirler yemek odasındayken ve geç gelenleri onaylamaz bakışlarla süzerlerken uşak yeni gelen misafiri anons etti:



- Bay Llyod Hastings.



Geleneksel hoşbeşlerden sonra, Hastings beni farketti ve samimi bir şekilde elini uzattı ama tam elimi sıkacakken, utangaç bir tavırla durdu.



- Özür dilerim beyefendi, sizi tanıdığım biri sandım.



- Beni tanıyorsun ya eski dostum.



- Siz, siz....



- Banknot canavarı, evet! Beni bu lakapla çağırmaktan çekinme, alıştım.



- Vay, vay ne sürpriz, Bir, iki kez sizin isminizi lakabınızla birlikte görmüştüm ama fakat sözü edilen Henry Adams'ın siz olduğunu hiç düşünmemiştim. Altı ay önce, Frisco'da maaşlı bir memurdunuz, fazla mesai ücreti için akşamlara kalırdınız, istatistikleri düzenlememe yardım ederdiniz, sizin Londra'da bir milyoner ve büyük bir şöhret olduğunuzu düşünmek! Sanki film gibi. Bunları kafam almıyor dostum, bana biraz vakit ver aklım başına gelsin.



- Gerçek şu Llyod, ben de senden farklı değilim, ben de bu olanları anlayamıyorum.



- Azizim, bu çok çarpıcı değil mi? Şu Miner's lokantasına gideli daha üç ay olmadı mı?..



- Yok, What Cheer lokantasıydı..



- Doğru, What Cheer idi...gecenin ikisinde gitmiştik, altı saat şu Extension belgeleri hakkında kafa patlattıktan sonra, pirzola yeyip, kahve içmiştik, seni Londra'ya gelmen için ikna etmeye çalışmıştım, tüm masraflarını karşılayacaktım, satışı başarırsam sana misliyle maaş verecektim, ama sen beni dinlememiştin ve şimdi buradasın, tüm bunlar ne kadar tuhaf! Nasıl bu noktaya geldin? Bu inanılmaz çıkışı nasıl yaptın?



- Ah, tamamen tesadüf! Uzun bir hikaye, sana hepsini anlatacağım ama şimdi değil..



- Ne zaman?



- Bu ayın sonunda.



- Yapma ya, şunu bir hafta yap.



- Yapamam, senin ticari işlerin nasıl gidiyor?



Neşesi bir anda kayboldu ve içini çekerek şöyle dedi:



- Sen gerçek bir kahinsin, gerçek bir kahin. Keşke gelmeseydim, bu konuda konuşmak istemiyorum.



- Ama anlatmalısın, her şeyi anlat. tüm hikayeyi bilmek istiyorum, kelimesi kelimesine..



- Sana çok müteşekkirim, sonunda tekrar insancıl birinin ilgisini buldum, tüm olanlardan sonra...Tanrım! Önünde diz çökmek istiyorum.. elimi sıkıca kavradı, şu İngiliz'lerin abartılı adetleri yüzünden, öncelik sırası konusunda bir türlü mütabakata varılmadığı için beklenen akşam yemeği olmadı. İngilizler bu riski bildikleri için akşam yemeğine gitmeden önce daima yemeklerini yerler, ama yabancıları kimse bu konuda uyarmaz ve onlar da tuzağa düşerler. Ama bu sefer kimse kırılmadı, herkes yanına bir hanımefendi alıp salona geçti, fakat orada tekrar anlaşmazlık çıktı, Shoreditch Dük'ü birinci sırayı almak istiyordu ve masanın başına oturdu, ona göre bakan monarşiye tabii olmadığından daha ikinci sırada geliyordu. Akşam yemeği böylece dedikodularla, çözülmez asalet konusuyla geçti, sonunda tekrar salona geçtik ve balıkla, çilek yedik, oyun oynadık, İngilizler asla zevk için oyun oynamazlar, eğer bir şeyler kazanırlarsa ya da kaybederlerse ona oyun derler..



Bayan Langham ve ben çok iyi vakit geçirdik, onun varlığından müthiş büyülenmiştim, ikimiz de çok mutluyduk, ona onu sevdiğimi söyledim, saçlarına kadar kıpkırmızı kesildi, fakat o da beni sevdiğini söyledi. Hayatımın en güzel akşamıydı, ona dürüst davrandım, milyonluk banknotumun dışında, tek kuruşumun olmadığını söyledim. Ve ona tüm hikayeyi ta başından anlattım, az kalsın gülmekten ölecekti. Ona maaşa geçene kadar çeyrek yıl kadar beklemesi gerektiğini de anlattım, fakat aldırmadı, masraflar konusunda benim mümkün olduğum kadar dikkatli davranmamı söyledi.



- Portia, hayatım, bu yaşlı beylerle tekrar yüzleştiğimde yanımda olmak ister miydin?



- Hayır, yanında olmam seni rahatlatacaksa olur ama uygun olur mu sence?



- Hayır, uygun olacağını sanmıyorum, aslında, uygun olmamasından korkuyorum..



- O halde uygun olsun, olmasın, geleceğim...yardım edeceğim için çok mutluyum..



- Yardım etmek mi? Ettin bile, sen öyle güzel, öyle tatlı ve şanslısın ki, o adamlar gelince maaşımı katlayacağım, bir şey demeye yürekleri yetmeyecek.



Kızın gözlerinin nasıl mutlu mutlu parladığını görmeliydiniz.



- Seni hınzır, söylediklerinin hepsi yalan!Ama yine de seninle geleceğim, belki böylece başkalarının olayları senin gözüyle görmelerini beklemeyi öğrenirsin.



Eve gidene kadar canım sıkkındı, Hastings konuşuyordu ama duymuyordum bile, birlikte evime geldikten sonra, evin konforu ve lüksü hakkındaki sözleriyle kendime geldim.



- Dur bir bakayım şu evine, azizim burası bir saray yavrusu! Henry sadece ne kadar zengin olduğunun farkına varmakla kalmadım, ne kadar yoksul olduğumu da farkettim. Senin yanında ne kadar sefil ve fakir kalıyorum!



Onun bu sözleri beni kendime getirti, tek kuruşum olmadığı halde borca batmıştım, güzel bir kızın mutluluğu avucumun içindeydi ama belki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir maaşın hayalini kuruyordum! Umutlarım yok olmuştu! Hiçbir şey beni kurtaramazdı!



Arkadaşım ise İngiltere'ye büyük bir fırsat yakaladığını düşünerek gelmişti, 'Gould ve Curry' maden şirketini satabilme opsiyonu vardı ve bunu umuyordu, çok çalışmıştı, bu iş için neredeyse tüm parasını harcamıştı, ama kendisine inanacak bir kapitalist bulamamıştı, ayın sonunda opsiyonu sona erecekti. Bitmiş, tükenmişti yani..birden zıpladı ve bağırdı.



- Henry! Beni bu durumdan ancak sen kurtarabilirsin! Bu dünyada beni kurtarabilecek tek kişi sensin.



- Nasıl?



- Bana bir milyonu ver, sakın reddetme!



- Dostum benim tek meteleğim bile yok ki! Ama seni kurtaracağım..



- O halde kurtuldum sayılır, Allah senden razı olsun...



- Bırak da lafımı bitireyim Llyod, seni kurtaracağım ama bu şekilde değil, o kadar çok çalışıp, risk aldıktan sonra, madeni almaya ihtiyacım yok, Londra gibi ticari bir merkezde sermayemi onsuz da çalıştırabilirim, yapacağım şey şu: O maden hakkındaki her şeyi biliyorum, onun muazzam değerini de biliyorum, madeni benim ismimi kullanarak iki hafta içinde 3 milyon dolar nakite satacaksın ve parayı yarı yarıya bölüşeceğiz.



Henry mutluluktan neredeyse evdeki eşyaları dağıtacaktı.



- Senin ismini kullanabilirim, düşünsene! Senin adını duyunca almak için birbirlerine girecekler! Seni hayatım boyunca unutmayacağım!



Bir gün dolmadan haber Londra'da duyulmuştu, evde oturup gelenlere

" Evet, beni referans olarak göstermesini ben istedim, onu da, madeni de tanıyorum, karakteri mükemmeldir, madene gelince bu fiyattan bile daha değerlidir" demekten başka yapacak işim kalmamıştı.



Bu arada tüm vaktimi bakanın evinde, Portia ile geçirdim, ona maden hakkında hiçbir şey söylemedim, sürpriz yapacaktım, bazen ücretten ve bazen de aşktan konuştuk...



Nihayet bir aylık süre sona erdi.



Londra ve County bankasında bir milyon dolarlık kredim vardı. Güzelce giyindim, Portiya'yı da alarak, iki kardeşin evine gittik, kapıyı yine aynı uşak açtı, iki adam oradaydı, yanımdaki harika yaratığı görünce şaşırdılar. Onlara Portia'yı tanıştırdım, bizi oturttular ve çok kibar davrandılar, onlara rapor vermeye hazır olduğumu söyledim.



- Buna memnun olduk, şimdi kardeşim Abel ile girdiğimiz bahsi kazanıp kazanmadığıma karar vereceğim, milyonluk banknot yanınızda mı?



- İşte burada, buyrun



diyerek banknotu ona uzattım.



Adam,



- Ben kazandım! diye bağırdı.



Ve kardeşi Abel'in sırtına vurarak,



- E, buna ne diyorsun kardeşim? diye sordu.



- Yirmi bin pound kaybettim, buna asla inanamazdım...



- Söyleyecek birçok şeyim var, oldukça uzun bir hikaye, bu bir ayın ayrıntılı hikayesini anlatmak istiyorum, dinlemeye değer bir hikaye...bu arada şuna bir bakın



- 200.000 poundluk bir çek sizin mi?



- Benim, bana verdiğiniz ödünç para sayesinde otuz günün sonunda kazandım.



- İnanılmaz bir şey bu.



- Size ispatlayabilirim.



Bu sefer şaşırma sırası Portia'daydı, gözleri faltaşı gibi açıldı.



- Henry, bu para gerçekten senin mi? Dalga geçmiyorsun ya?



- Benim hayatım, affet beni...hadi artık gidelim...



- Bekle, bekle, sana vaadettiğim iş..



- Şey, çok teşekkür ederim ama bir şey istemiyorum



- Fakat hediyelerimden birini seçebilirsin..



- Tekrar teşekkürler ama istemiyorum



- Henry, beni utandırıyorysun, beylere böyle yarım yamalak teşekkür etmemelisin, senin yerine ben yapabilir miyim?



- Gerçekten hayatım, nasıl istiyorsan...



- Adamın yanına gitti, kucağına oturdu, kolunu boynuna dolayıp, dudağından öptü! O zaman iki yaşlı adam gülmekten katıldılar ama ben donup kalmıştım..Portia devam etti:



- Babacım, Henry sizin hediyenizi almak istemediğini söylüyor ama ben en az senin kadar kırıldım...



- Hayatım, o senin baban mı?



- Evet, benim üvey babam ve dünyanın en iyi babası!



- Ah! Sevgili bayım o halde söylediklerimi geri alıyorum, sizden istediğim bir şey var



- Nedir söyle?



- Damadınız olmak!



- Şeyy, peki ama bunu yapabilecek kapasitede misin bakalım,



- Beni deneyin, ah, yalvarıyorum, sadece 30, 40 yıl verin yeter..



- Tamam ama küçük bir sorum daha olacak..



İkimizin mutluluğunu tasvir edecek kelime bulamıyorum, daha sonra bütün Londra hikayemi öğrendi ve herkes bunu konuştu.

Portia'nın babası, banknotu bankaya geri götürüp, bozdurdu, sonra banka banknotu çerçevelitti ve bunu bize düğün armağını olarak verdi, o günden beri evimizin en güzel köşesinde asılı duruyor.


Mark Twain'den Bir Öykü "Bir Milyonluk Banknot"




27 yaşındayken, San Fransisco'da bir madencilik şirketinde memurdum ve borsadaki her şey hakkında uzman olmuştum, dünyada tek başımaydım, kendi aklım ve lekesiz ismimden başka güvenecek hiçbir şeyim yoktu fakat bunlar ileride zengin olmam için yeterliydi ve müşterilerimde bana yetiyordu.



Cumartesi öğleden sonralarım bana aitte ve küçük bir tekneyle körfezde gezinmeyi adet edinmiştim, bir gün biraz açılmayı göze aldım ve açık denize sürüklendim, gece olunca umudum kesilmişti, Londra'ya giden küçük bir gemi beni kurtardı, uzun ve fırtınalı bir yolculuktu ve bir denizci olarak benden ücret almadılar, Londra'da kıyıya çıktığımda elbiselerim berbat olmuştu ve cebimde sadece bir dolarım vardı. Bu para, bir günlüğüne karnımı doyurdu ve barınmamı sağladı, ertesi 24 saat ne yiyeceğim, ne de yatacak yerim vardı.



Ertesi gün. sabah saat 10 sularında, aç ve yorgun Portland Place'e doğru ayaklarımı sürüyordum...bir mürebbiyenin gezdirdiği bir çocuk, bir ısırık koparttığı, kocaman, parlak bir armudu çöpe attı, ağzım sulandı, midem kazındı, tüm benliğim çöplükteki armudu istiyordu fakat almak için her harekete geçişimde, gelip geçenlerin baktığını sanıyordum, ilgisiz, armut hiç umurumda değilmiş gibi davranmaya çalıştım, ama bir türlü armudu alamıyordum. Arkamda biri pencereyi açtı ve bir beyefendi bana seslendi:





- Lütfen içeri gelir misiniz?



Yaşlıca, iki beyin oturduğu, lüks görünümlü bir odaya alındım, beyler uşağı aşağı gönderdiler, meğerse, bu iki kardeş birkaç günden beri hoş bir konuda tartışıp duruyorlarmış, sonunda İngilizlerine hep yaptığı gibi bu konu üzerine bahse girmeye karar vermişler.



Bank of England'ın yabancı bir ülkeyle ilgili özel bir amaç için 1 milyon poundluk iki banknont çıkarttığını hatırlarsınız, şu veya bu nedenden ötürü sadece biri kullanıldı ve iptal edildi, diğeri hala banka kasasında duruyordu. Şimdi, bu iki kardeş, Londra'da hiç arkadaşı olmayan, dürüst, zeki ve yabancı birininin cebinde bu banknotla neler yapabileceği hakkında tartışmaya girmişlerdi.



Birinci kardeş, adamın açlıktan öleceğini, öteki ise ölmeyeceğini iddia ediyordu, birincisi adamın banknotu bir bankaya verdiği anda tututlanacağını söylüyordu, tartışma, ta ikinci kardeş, "20.000 dolara bahse girerim ki, adam hapse girmeden, bu şekilde bir ay idare eder" deyinceye kadar sürdü. Öteki kardeş, iddiayı kabul etti. Diğer kardeş, bankaya gitti ve bankonutu aldı, sonra iki kardeş pencerenin önünde oturup, banknotu verecek doğru adamı beklemeye karar verdiler.



Pekçok dürüst yüzlü insan görmüşlerdi ama yeterince zeki değildi, zeki olanlar da dürüst değildi, kimisi yeterince yoksul değildi, kimisi de yabancı değildi. Beni görene kadar herkeste bir kusur bulmuşlardı. Sonunda bende karar kılmışlar ve beni seçmişlerdi. Ben de niçin çağrıldığımı bilmeden bekliyordum, hakkımda sorular sordular, onlara hikayemi anlattım ve sonunda bana amaçlarını anlattılar. Sonunda da benim amaçları için uygun kişi olduğumu söylediler, çok memnun olduğumu belirttim ve amaçlarının ne olduğunu sordum, sonra bir tanesi bana bir zarf verdi amacın ne olduğunun zarfın içinde yazdığını söyledi, zarfı açacakken 'hayır' dediler, zarfı evime götürmemi, dikkatle saklamamı ve aceleye getirmememi istediler, şaşırmıştım, meseleyi daha ayrıntılı öğrenmek istiyordum ama anlatmadılar, ben de benimle dalga geçtiklerini, bir tür şaka yaptıklarını düşünerek, kendimi küçük düşürülmüş, hakarete uğramış hissederek evlerinden ayrıldım. Böyle zengin ve güçlü insanların hakaretlerine alışkın değildim ama katlanmak zorunda kalmıştım.



Artık tüm dünyanın gözü önünde armudu alıp, rahatça yiyebilirdim ama kaybolmuştu, bu talihsiz görüşme yüzünden armudu da kaybetmiştim, ve armudu düşünmek bu adamlara karşı duyduğum hisleri yumuşatmamıştı, adamların evini geride bırakır bırakmaz, zarfı açtım ve içinde para olduğunu gördüm. Bu kişiler hakkındaki görüşlerim değişti, hiç vakit kaybetmeden parayı yeleğimin cebine koydum ve en yakın ve ucuz lokantanın yolunu tuttum, üff nasıl yedim!..artık yiyemeyecek hale gelince, katlanmış parayı aldım ve düzleştirdim, bir göz atınca az kalsın bayılacaktım! Beş milyon dolar! Başım dönüyordu...



Kendime gelinceye kadar oturup, banknota baktım durdum, en tuhafı garsonun haliydi, orada durmuş, şaşkın şaşkın banknota bakıyordu, orada yapılacak en mantıklı şeyi yaptım, banknotu garsona uzattım ve



" Lütfen bozar mısınız? " dedim.



Garson tekrar normal haline geldi ve binlerce özür dileyerek, banknotu bozamayacağını söyledi. Banknota dokunmaya bile korkuyor gibiydi, sanki kutsal bir şeymiş gibi..



"Sizin için uygun olmadığı için kusura bakmayın ama başka param yok, bozmanız için ısrar ediyorum" dedim.





Fakat garson bunun sorun olmadığını, başka zaman meseleyi halledebeliceğimizi söyledi, bir daha bu taraflara uğrayamayabilirim dedim ama önemli olmadığını, bekleyebileceğini, ne zaman istersem o zaman gelip, ödeyebileceğimi, benim kadar zengin bir beye güvenmekten korkmadığını söyledi, tam o sırada bir başka müşteri içeri giriyordu, garson beni kapıya kadar selamlayarak geçirdi, ben de tekrar o iki kardeşi ve evlerini bulmak için yola çıktım, polis beni tutuklamadan filan yaptıkları hatayı düzeltmelerini isteyecektim..bayağı sinirli ve korkmuştum, bir serseriye bir poundluk banknot yerine 1 milyon poundluk banknot verdiklerini farkedince, kızacaklarını düşünüyordum, evlerine yaklaştıkça heyecanım arttı, ortalık sessizdi, sanırım daha durumu farketmemişlerdi, aynı uşak kapıda belirdi, iki beyi sordum.



Uşak, soğuk bir şekilde ' Beyefendiler gittiler" dedi.



- Gittiler mi? Nereye gittiler?



- Seyahata çıktılar..



- Ama nereye?



- Amerika'ya sanırım..



- Amerika mı?



- Evet efendim.



- Neyle?



- Söyleyemem efendim...



- Ne zaman dönecekler?



- Bir ay sonra.



- Bir ay mı! Off, bu korkunç! Onlarla nasıl konuşabilirim bir fikir verin, çok çok önemli.



- Gerçekten hiçbir fikrim yok efendim, nereye gittiklerini bilmiyorum..



- O zaman aileden bir başkasını görmeliyim.



- Aile de yurt dışında..aylardır..galiba Mısır veya Hindistan'dalar..



- Bak ahbap, korkunç bir hata oldu, akşam olmadan dönmeliler, onlara burada olacağımı söyler misin? hata düzelene kadar gelmeye devam edeceğim, korkmalarına gerek de yok..



- Geri dönerlerse size söylerim ama hiç sanmıyorum, sizin bir saat sonra buraya geleceğinizi söylemişlerdi, fakat şunu söylemeliyim ki, tam vaktinde buraya gelecekler ve sizi bekleyecekler.



Böylece oradan ayrıldım, neredeyse aklımı kaçıracaktım, tam vaktinde burada olacaklar da ne demekti? Belki mektup da her şeyi açıklamışlardı, mektubu unutmuştum, alıp okumaya başladım:



" Sen yüzünden belli ki, akıllı ve dürüst bir insansın, bir yabancı ve yoksul biri olduğunu biliyoruz, zarfın içinde bir miktar para bulacaksın, bu parayı sana 30 günlüğüne faizsiz borç olarak verdik, süre bitmeden bunu eve bildir, senin üzerine iddiaya girdik, eğer ben kazanırsam, her halikarda, hediyeni alacaksın.

Ne adres, ne imza, ne de tarih vardı...



Tüm bunlar benim için zor bir bilmece gibiydi, bana nasıl bir oyun oynadıklarını bilmiyordum, bu iş benim iyiliğime miydi, kötülüğe miydi? Bir parka gittim, oturdum ve tüm bu olanları ve yapabileceğim en iyi şeyin ne olacağını düşündüm.



Bir saat sonra düşüncelerim aşağıdaki şekle dönüşmüştü:



Bu adamlar benim belki iyiliğimi, belki de kötülüğümü istiyorlardı, buna karar veremezdim, boş verdim, ya bir oyun oynuyorlardı, ya da bir deney yapıyorlardı, bunun ne olduğuna da karar verememiştim, buna da boş verdim, benim hakkımda bahse girmişlerdi, ne hakkındaydı bu bahis? Buna da boş verdim, karar veremeyeceğim şeyleri bıraktım, geride somut, sınıflandırılmış, etiketlendirilmiş, kesin tek şey kalmıştı, eğer Bank of England'a gider ve bu bankontun sahibi olan adama kredi vermelerini istersem verirlerdi, çünkü ben tanımasam da onlar adamı tanıyorlardı, fakat bu parayı nasıl elde ettiğimi soracaklardı, onlara gerçeği söylersem beni tımarhaneye atarlardı veya yalan söylersem hapsi boylardım, bununla borç filan almaya kalksam da aynı şey başıma gelecekti, istesem de istemesem de, bu büyük yükü adamlara geri dönene kadar taşımak zorundaydım, benim için bir avuç kül kadar faydasız bir şeydi, ama yine de bir yandan geçimimi sağlarken, banknotu da iyi saklamak ve korumak zorundaydım, kimseye veremezdim, ne dürüst bir vatandaş, ne de karayolu şerifi kabul ederdi, bu iki kardeş ise güvendeydiler, banknotlarını kaybetsem veya yaksam bile, yine de güven içindeydiler çünkü ödemeyi durdururlar ve banka onlara yeniden kredi açardı, ama benim bir ay masraf yapmadan ve kar etmeden geçinmem gerekiyordu.



Şu bahis herneyse onu kazanana ve bana verdikleri sözü tutana dek bunu yapmalıydım. Durumumla ilgili epey düşündüm, ümidim arttı, şüphesiz bana söz verilen ücret büyük olmalıydı, bir ay sonra başlayacaktı ve o zaman rahat edecektim. Az sonra kendimi bayağı iyi hissetmeye başlamıştım, bu arada caddelerde serseri serseri geziyordum, bir terzi dükkanının önünde durdum, üzerimdeki pılıpırtıyı atıp, doğru dürüst bir şeyler giymek istedim ama ücretini ödeyebilir miydim? yanımda bir milyonluk banknottan başka bir şey yoktu ama dükkan beni kışkırtıyordu, aşağı, yukarı belki altı kez dükkanın önünde gezindim durdum, sonunda pes ettim ve içeri girdim, sormak zorundaydım, bana uygun eski, atılmış bir giysileri olup olmadığını sordum, konuştuğum adam başını sallayıp başka birini çağırdı ve bana cevap vermedi, işaret ettiği adamın yanına gittim, o da yine cevap vermeden, tek söz etmeden başıyla başka birine gönderdi. Adamın yanına gittim.



Adam beni bir odaya aldı, bir yığın beğenilmemiş takım içinden, en kötüsünü benim için seçti, üzerime giydim ama üzerime oturmadı, yeniydi ama çok da kötüydü, onu giymek istiyordum ama bir kusur bulamadım fakat ilgisiz bir şekilde şöyle dedim:



- Parası için birkaç gün bekleyebilir misiniz? Üzerimde hiç bozukluğumu yok da..



Adam son derece bir yüz ifadesiyle,



- Ah, öyle mi? Tabii, zaten beklemiyordum da, sizin gibi beyefendilerin yanlarında çok miktarda bozuk para taşırlar sanırdım da..



Bozulmuştum,



- Dostum, bir insanı her zaman üzerindeki giyselere bakarak yargılamamalısın, bu takımın parası pekala da ödeyebilirim sadece seni o kadar büyük bir parayı bozmak zorunda bırakmak istemiyorum.



Bu sefer tavrını biraz değiştirdi ama yine de havalı bir şekilde,



- Sizi kırmak istemedim ama taşıdığınız miktarı bozamayacağımız sonucuna varmanızı düşünmenizi istemedim, tam tersine bozabiliriz.



Banknotu ona uzattım ve



- Madem öyle, kusura bakma... dedim.



Adam gülümseyerek parayı aldı, öyle bir gülümseme ki, hani suya taş atarsınız da, dalga dalga yayılır ya aynen öyle, tüm yüzü gülümsemekten kırıştı, sonra elindeki banknota bir gözattı ve gülümsemesi yüzünde dondu, sapsarı kesildi, Vezüv yanardağının lavları gibi kızardı, bozardı, bir gülümsemenin böyle başlayıp, bitmesini daha önce hiç görmemiştim. Dükkanın sahibi ne olduğunu anlamamıştı.



- Şey, ne oluyor? Mesele nedir? Ne istiyor?



- Bir mesele filan yok, sadece paramın üstünü bekliyorum.



- Hadi, hadi Tod, şuna parasının üzerini ver.



- Üzerini ver demesi kolay efendim ama şuna bakar mısınız?



Mağazanın sahibi parayı aldı, şöyle bir baktı ve bir ıslık çaldı, beğenilmemiş elbiseler yığının bir tarafa atıp, heyecanlı heyecanlı ve kendi kendine konuşuyormuş gibi konuşmaya başladı.



- Çılgın bir mültimilyonere şu rezil giysiyi satmaya kalkmak ha!Salak Tod, sen doğuştan salaksın!Milyonerleri mağazamızdan uzaklaştıracak, bir milyoneri, bir serseriden ayırtetmeyi bilmiyor!Ah, işte aradığım şey, beyefendi lütfen şunları şöminede yakın, bana bir iyilik yapıp, şu gömleği ve takımı giyin, sade, şık ve mütevazi ve de asilane, yabancı bir Prens için dikilmişti. Bunu bırakmak zorunda kaldı ve onun yerine matem giysisi aldı çünkü annesi ölmek üzereydi ama ölmedi. Herneyse, işte, pantolonlar da oturdu, size çok yakıştı, şimdi de yelek ve ceket..işte mükemmel...harika oldu..



Ben de beğendiğimi söyledim.



- Tabii ki efendim, tabii ki..ama gelin sizin ölçülerinize göre bir şeyler dikelim, Tod bir kağıt, kalem al, bacak: 80 cm, paça genişliği...



Ben tek kelime etmeden tüm ölçümü almıştı ve gündüz giysileri, akşam giysileri, her tür takım için siparişler veriyordu.



- Fakat beyefendi, tüm bu siparişleri veremem ki, ancak parayı bozarsanız...



- Asla efendim! Asla, para sözkonusu bile değil, ne demek? Tod çabuk, vakit kaybetmeden bunları beyefendinin adresine gönder, diğer müşteriler bekleyebilir, beyefendinin adresini al..



- Taşınıyorum o yüzden uğrayıp, yeni adresimi size bırakırım.



- Tabii ki efendim, tabii ki..bir saniye, sizi geçireyim efendim, iyi günler beyefendi, iyi günler..



Eveeet...neler olacağını tahmin ettiniz değil mi? İstediğim her şeyi almaya kalktığımda, banknotu bozdurmak istiyordum, bir hafta içinde istediğim tüm ihtiyaçlarıma ve lüksüme sahip olmuştum, Hannover Meydanı'ndaki pahalı bir otelde kalıyordum, akşam yemeklerimi orada yiyordum ama kahvaltımı milyonluk pound'umla ilk gittiğim Harris'in mütevazi lokantada yapıyordum. Yeleğinin cebinde bir milyon pound ile dolaşan yabancı olarak ünüm her yere yayılmıştı, neredeyse bir tür azizdim..Harris o kadar müteşekkirdi ki, bana borç vermekte ısrar etti, harcayacak param vardı ve zenginler, ünlüler gibi yaşıyordum.



Doğallıkla, şehrin şöhretli kişilerinden birisi olmuştum, İngiliz, İskoç ve İrlanda gazetelerinde 'yelek cebinde milyonluk banknotla gezen adamın son yaptıkları, ettikleri'ne rastlamamak imkansızdı. Başta bu gazetelerde dedikodu sütunlarının dibindeydim, sonra şövalyelerin, baronların, en üst sınıftaki insanların yerlerine geçtim...fakat bu ün sayılmazdı, kötü şöhret gibi bir şeydi, sonunda Punch mizah dergisinde karikatürüm de yayınlandı! Benim hakkımda şaka yapılabiliyordu ama yine de kabaca değil, gülünç değildi, karikatür bile saygındı, bana gülümsüyorlardı ama kahkaha atmıyorlardı. Kimsenin umurunda olmayan bir kişiyken, rahat rahat kahvaltısını bile yapamayan biri olmuştum.



Şöhretimin onuncu gününde, Amerikalı bir bakana saygılarımı sunma görevi yapacaktım. Onun babasıyla, benim babamın çocukken çok samimi okul arkadaşı oldukları da ortaya çıktı ve beni evine davet etti. Ben de hevesle kabul ettim. Son ana kadar bakana her şeyi anlatmayacaktım, bunu şimdiden göze alamazdım, yeni birine tüm sırları anlatmak için henüz tehlikeliydi, ama bir şekilde bakanın içinde bulunduğum bu durumdan kurtaracağını düşünüyordum, aldığım tüm bu borçlara karşın, alacağım ücretin sınırlarında kalmalıydım, tabii ne ücret alacağımı da bilmiyordum, herkes bana borç vermeye can atıyordu, dikkatli ve tutumlu olursam, bir aylık süre dolduğunda ve iki kardeş seyahatlerinden döndüklerinde, bana vaadettikleri hediyeyi almaya hak kazanacağımdan, her şeyin yoluna gireceğinden dim.



Bakanın yemeği ondört kişilik hoş bir yemekti. Shoreditch dükü ve düşesi, onların kızı Lady Anne, Newgate örl'ü ve kontesi, birkaç ünvansız kişi, bakan, karısı ve kızı, ve kızının arkadaşı olan, 22 yaşındaki, Portia adlı bir kız ki, iki dakika içinde Portia ve ben birbirimize aşık olmuştuk! Gözlüklerim olmadan bile bunu görebiliyordum. Bir de Amerikalı misafir vardı, neyse konuyu dağıttım, misafirler yemek odasındayken ve geç gelenleri onaylamaz bakışlarla süzerlerken uşak yeni gelen misafiri anons etti:



- Bay Llyod Hastings.



Geleneksel hoşbeşlerden sonra, Hastings beni farketti ve samimi bir şekilde elini uzattı ama tam elimi sıkacakken, utangaç bir tavırla durdu.



- Özür dilerim beyefendi, sizi tanıdığım biri sandım.



- Beni tanıyorsun ya eski dostum.



- Siz, siz....



- Banknot canavarı, evet! Beni bu lakapla çağırmaktan çekinme, alıştım.



- Vay, vay ne sürpriz, Bir, iki kez sizin isminizi lakabınızla birlikte görmüştüm ama fakat sözü edilen Henry Adams'ın siz olduğunu hiç düşünmemiştim. Altı ay önce, Frisco'da maaşlı bir memurdunuz, fazla mesai ücreti için akşamlara kalırdınız, istatistikleri düzenlememe yardım ederdiniz, sizin Londra'da bir milyoner ve büyük bir şöhret olduğunuzu düşünmek! Sanki film gibi. Bunları kafam almıyor dostum, bana biraz vakit ver aklım başına gelsin.



- Gerçek şu Llyod, ben de senden farklı değilim, ben de bu olanları anlayamıyorum.



- Azizim, bu çok çarpıcı değil mi? Şu Miner's lokantasına gideli daha üç ay olmadı mı?..



- Yok, What Cheer lokantasıydı..



- Doğru, What Cheer idi...gecenin ikisinde gitmiştik, altı saat şu Extension belgeleri hakkında kafa patlattıktan sonra, pirzola yeyip, kahve içmiştik, seni Londra'ya gelmen için ikna etmeye çalışmıştım, tüm masraflarını karşılayacaktım, satışı başarırsam sana misliyle maaş verecektim, ama sen beni dinlememiştin ve şimdi buradasın, tüm bunlar ne kadar tuhaf! Nasıl bu noktaya geldin? Bu inanılmaz çıkışı nasıl yaptın?



- Ah, tamamen tesadüf! Uzun bir hikaye, sana hepsini anlatacağım ama şimdi değil..



- Ne zaman?



- Bu ayın sonunda.



- Yapma ya, şunu bir hafta yap.



- Yapamam, senin ticari işlerin nasıl gidiyor?



Neşesi bir anda kayboldu ve içini çekerek şöyle dedi:



- Sen gerçek bir kahinsin, gerçek bir kahin. Keşke gelmeseydim, bu konuda konuşmak istemiyorum.



- Ama anlatmalısın, her şeyi anlat. tüm hikayeyi bilmek istiyorum, kelimesi kelimesine..



- Sana çok müteşekkirim, sonunda t

8 ziyaretçi (121 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Bölgeler ve Şehirler Turizm ve Ulaşım